Bazı günler vardır, her şey sanki olması gerektiği gibi akar.
Doğru insanlarla tanışırsın, tesadüf gibi görünen olaylar seni tam da gitmen gereken yere götürür. Yaşadığın her şeyde bir anlam aramayı bırakıp aslında o gün onu yaşaman gerektiğini fark edersin. Ve sonra bir anda düşünürsün: “Bu kadar denk geliş gerçekten tesadüf olabilir mi?”
Pierre Franckh, Rezonans Kanunu adlı kitabında bunun tesadüf değil, titreşimin yasası olduğunu söyler. Evren, tıpkı bir radyo frekansı gibi çalışır. Biz hangi frekansa ayarlıysak, o frekansta yayın yapan deneyimleri hayatımıza çekeriz. Yaşadığımız en ufak durumda bile bu durum böyledir.

Hepimiz belirli bir enerji yayarız. Korku, kaygı, kıskançlık gibi duygular düşük frekanslardır; sevgi, pozitiflik, neşe ise yüksek frekanslar. Eğer yaşadığımız olaylara ilişkin günlerimizi sürekli “neden hep benim başıma geliyor?” diyerek geçirirsek, o frekansta yeni olaylar yaratırız. Ama “bundan ne öğrenebilirim?” diye sormaya başladığımızda frekansı bir anda değiştirir ve hayatımızı da yavaş yavaş değiştirmeye başlarız.
Franckh, rezonans kanununu şöyle özetler:
“Benzer olan her zaman benzerini çeker.”
Bu cümle belki çok geniş yankı uyandırabilecek bir cümledir, çünkü anlatılmak istenen şey “istek” değil, varoluş halidir.
Yani, bir şeyi hayatına çekmek istiyorsan, önce onunla rezonans alanına girmelisin. Peki tam anlamıyla bu ne demek oluyor?
Fizikte “rezonans”, iki nesnenin aynı frekansta titreşmesiyle ortaya çıkan bir durum. Bir keman teli titreştiğinde, yanındaki tel de onun frekansına uyumlanıp titremeye başlar. Evrenin tüm parçacıkları da görünmeyen bir ritimle titreşir. İşte biz de düşüncelerimizle, duygularımızla, inançlarımızla kendi frekansımızı oluştururuz.
Franckh’a göre, dış dünyada deneyimlediğimiz her şey, iç dünyamızdaki titreşimin bir yansımasıdır. Yani evren bizimle konuşur ama kelimelerle değil; frekanslarla.

Bu frekans olayı neye nereden nasıl baktığınıza göre değişiklik gösterir. Hatta kitapta oluşturduğumuz ya da oluşturacağımız rezonans alanlarıyla dünyayı bile değiştireceğimizden bahseder. Kimine göre bu çok mantıklı gelirken bana kitabın bununla alakalı kısımları pek de mantıklı gelmedi, evet mantıklı bir açıklaması olabilir ama zaten bu bakış açısıyla bile bu olay kişiden kişiye değişiklik gösteren bir şey değil midir?
Peki bu kendi frekansımızı nasıl fark edebiliriz ve dünyayı nasıl değiştirebiliriz? -bir önceki paragrafı kabul ettiğimizi varsayıyoruz- Belki de en basit yol, hangi duyguların içimizde daha çok yankı bulduğuna bakmak. Eğer içimizde sürekli korku, yetersizlik ya da öfke titreşiyorsa, karşımıza çıkan deneyimler de bu titreşimin bir yansıması olur. Ama sevgi, kabulleniş ve güven duygusu baskınsa, hayatımızda da bu enerjiyi taşıyan insanlar ve olaylar belirir. Yani bir nevi bakış açınızı değiştirmeyip rezonans alanınızı da değiştirmediğinizde aynı alanda kalırsınız.
Bazen sadece fark etmek bile frekansımızı değiştirir. Bir duyguyu bastırmak yerine onu görmek, onunla kalabilmek, yargılamadan bunun bir süreç olduğunu kabullenmek… İşte o an, içinizde bir şeyleri değiştirmeye başlarsınız. Aslında bu gündelik hayatta bildiğimiz bir şey tek fark kitapta buna rezonans deniyor.
Franckh’ın dediği gibi:
“Eğer istediğimiz sonuçlara ulaşmak istiyorsak; düşüncelerimizi, duygularımızı ve inançlarımızı gözlemleyerek yönlendirmeye başlamalıyız, zira hissettiğimiz ya da düşündüğümüz her şey bir rezonans alanı oluşturur.”
Bu bakış açısıyla yaşadığımız her şey, bir “ders” olmaktan çıkıp bir olgu haline gelir. Bir ilişkideki kırgınlık, bir işteki zorluk, bir bekleyiş dönemi… Hepsi bizim içsel duygu durumumuzu (titreşimimiz) fark etmemiz için bir davet gibidir.
Belki de bu yüzden, rezonans kanununu anlamak demek, sadece pozitif düşünmek demek değil; duyguların, düşüncelerin ve niyetlerin bileşenlerini fark etmek demektir. Ne zaman bir olay karşısında “neden ben?” yerine “bana ne anlatmak istiyor?” diye sormaya başlarsak, evrenle aramızdaki frekans değişmeye başlar.
Bazen hayamızda çok sevdiğimiz bir arkadaş/sevgili ile yollarımızı ayırdığımızda bu bizi üzebilir bu duygu çok normaldir ancak yollarımızın ayrılmasının bile bir sebebi vardır. Artık o kişiyle aynı duygulara, aynı özveriye ya da aynı enerji(titreşime) sahip olmadığımız yani rezonans alanlarımız değiştiği içindir. Zaten bu açıdan bakınca hayatımızdaki insan ya da insanların kısacası çevremizin pozitif ya da negatif enerjili olarak bizim duygu durumumuzla ya da yaşadığımız olaylarla ilişkin şekillendiğini anlarız.
Ve belki de o anda hayat sihirli değneğini sallar. Tesadüf sandığın şeyler anlam kazanır, yollar açılır, doğru insanlar doğru zamanda karşına çıkar. Biz kendimiz değiştiğimizde, frekansımız, enerjimiz de değişir.
Rezonans kanunu bize karmaşık bir evren yasasını değil, çok sade bir gerçeği hatırlatır:
“Gerçekte, diğer kişide aradığımız kendimizden başkası değildir…”
Belki de tek yapmamız gereken şey, kendi iç sesimizin melodisini yeniden duymaktır.


Yorum bırakın